Pages

8 Mayıs 2015 Cuma

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” Sergisi’nde!

İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.


Bursa’nın ufak tefek yolları

Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri

Tepeden tırnağa şiir gülleri

Yiğidim aslanım burda  yatıyor



İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…


Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor. 


Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.


Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.


Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.  


Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim. 


64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 


İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.


1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir. 


Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!


 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!

Soma İçin Bir Olduk:  Anka Küllerinden Yeniden Doğan bir Kuştur...


Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.



Soma’daki faciada 301 işçimizi kaybettik, olaydan yaklaşık 5 bin çocuk etkilendi. “Benim adım Esma, benim adım Sıla, benim adım Dilara, benim adım Abdurrahman… Biz bir robot yaptık. Grubumuzun adı Anka oldu. Anka küllerinden yeniden doğan bir kuştur.” Bilim Kahramanları Derneği’nin projesiyle çocuklar, bilim ve teknolojiyle meşgul oldular, acılarından biraz uzaklaşıp normal hayata döndüler.


Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.


Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.


 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Suçun Anatomisi

Paul Cézanne - The Card Players
"Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler."                                                                    
                                                                                                           Max Stirner
Kim suçludur? Bunu henüz canımız yanmamışken aktaralım. Çünkü böyle birisi isek artık bir daha asla "eski benlik" olamayız. Yeni bir adım atmak, yeni bir kelime söylemek, insanların en fazla korktuğudur, demiş Fiyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza'sında. Öyleyse varoluşçu bakış açısıyla söyleyelim birkaç yeni şey.

İnsanlar acılar içinde delirmiş bir insan gördüklerinde şöyle derler: Bu yaşadıkları onun elinde değildi ve kaderi, evet kaderi onu bu hale getirdi. Halbuki bugün gördüğünüz bu sefil adam, bu sokaklarda yatıp kalkan, çöpleri karıştıran, küçük çocukların bile hor gördüğü bu adam pek güzel ve mutlu bir hayat sürmekteydi... Sonra bir çok bilimsel çalışma yapar bu insanlar. Bu bilimsel çalışmalarda kullanılan regresyon analizleri, Suç'u ve Suç İşleyen'i birbirine bağlayan birçok parametreler öne sürerler. Bir insanın delirmesi gibidir, suçu işlemesi de. Yani belirli şartlar altında gerçekleşmiştir. Bir insan mesela zengin iken de suç işleyebilir. Bu genel kanının aksinedir belki. Çünkü zenginliğin duygusal yıpranmanın engeli olduğuna inanılır. Ama söyler misiniz; bu tarz koşullar altında suç işleyenler, suça karışanlar için dahi olsa belirli bulgular ve sebepler ortaya konmamakta mıdır?

Eğer suç belirli şartlar içinde işleniyorsa, suçun cezalandırılması neyi ifade etmektedir. Bazıları için ceza, yalnızca kamuyu tatmin etmek için uygulanan bir şeydir. Yani, suçu engellemede hiçbir etkisi yoktur. Belki de vardır; ama ne derecedir?

Yaşanmış olan her şey, geçmişin bir sonucu ise; insanın özgür iradesi nerededir? Özgür irade denilen kavram öyle bir şeydir ki, suçun veya adı her ne ise eylemin gerçekleşmesinden evvel, eylemcinin bunu yapmada veya yapmama noktasında tam muktedir olduğunu varsaymaktadır. Tabii özgür iradenin veya galeyana bile dereceleri vardır. Albert Camus'nun Yabancı romanında, Mersault işlediği suçu anlatırken şunları söyler:

"...Gövdesi ise güneşteydi. Mavi tulum sıcakta sanki tütüyordu. Biraz şaşırmıştım. Bu benim için kapanmış bir sorundu. Buraya düşünmeden gelmiştim.

...Fellah kımıldadı. Her şeye rağmen yine de oldukça uzaktaydı. Yüzüne vuran gölgelerden olacak, gülüyor gibi bir hali vardı. Bekledim. Güneşin ateşi yanaklarıma yayılıyordu. Kaşlarımda ter taneleri biriktiğini hissettim. Güneş tıpkı, anacığımı topraklara verdiğim günkü güneşti. O zamanki gibi alnım neredeyse ağrıdan çatlıyor, derimin altında damarlarım hep birden atıyordu. Artık bu yanmaya dayanamadım. İleriye doğru davrandım. Bunun aptallık olduğunu, bir adım ileri adım atmakla güneşten kurtulamayacağımı biliyordum. Ama bir adım, ileriye doğru yalnız tek bir adım attım, Bu kez de fellah yerinden kalkmadan bıçağını çekti ve..."

Louis-Ferdinand Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk romanında şöyle diyor: "“Atlar bayağı şanslı, çünkü her ne kadar onlar da, bizler gibi, savaşın ceremesini çekiyorlarsa da, hiç olmazsa onu desteklemeleri, gereğine inanır gibi yapmaları beklenmiyor onlardan. Bahtsız, ama özgür atlar!. Galeyan denen o kaltak, maalesef! bize mahsus…”

Galeyan; son anın ürpertisi; geçmişin birikimi; özgür irade; rasyonel karar verme kavramları arasında nasıl düşünmek gerekir öyleyse?! Konu öyle bir noktaya işaret etmektedir ki, suç, tanımı değişen, ama ne olursa olsun kitlelerin olmamasını dilediği eylemler bütünüdür. Peki suçsuz bir dünya mümkün müdür? Mutlak adalet sağlanabilir mi?

Max Stirner diyor ki; "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir".
Erich Fromm diyor ki; "Parçalayarak yok etme iç güdüsü, yaşanmamış bir hayatın tepkisidir".
Dostoyevski diyor ki; "Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. Her şeyi belirleyen çevredir, İnsansa bir hiçtir".
Marcel Proust diyor ki: "Zihinsel olarak bile, tabiat yasalarına zannettiğimizden çok daha fazla bağımlıyızdır; dimağımız adeta belirli bir çiçeksiz bitkü türü veya buğdaygillerin bir cinsi gibi, bizim seçtiğimizi zannettiğimiz özelliklere, önceden sahiptir. Ama biz sadece sonradan gelen, istenen anda ortaya koyduğumuz fikirleri anlar, bunları zorunlu olarak doğuran kaynaktaki sebepleri (Yahudi ırkı, Fransız ailesi vs.) görmeyiz. Ve belki de, bizi öldüren hastalık gibi yaşatan fikirleri de, biri bize sağlığımızı ihmal etmemizin, öbürü düşünüp taşınmanın sonucu gibi geldiği halde, tıpkı baklagillerin, tanelerinin biçimini familyalarından almaları gibi, ailemizden alırız".

Denizleri, okyanusları düşünün. Birbirinin üzerine binen dalgaları, dev dalgaları; kimi zaman denizlerde kopan fırtınaları; dalgaların kıyılara vuruşunu düşünün. Denizlerdekine benzer insan ruhundaki gel-gitleri düşünün. Bütün her şey, kıtalar bile nasıl da birbirinin üstüne biniyor. Suç, iyilik gibi eylemler sanki insanın içerisinde yıllarca yeşeriyor.  Bunların kötü tohum veya iyi tohum olarak kendini göstermesi, gün yüzüne çıkması ise, bir galeyan sonucu meydana geliyor. Belki bu galeyan güneşin yakıcı ışınları dahi olabiliyor.

31 Mart 2015 Salı

Plastik Dünya

Clovis - Paul Gaugin
"Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar. Öyle ki, bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır."
                                                                                  Ludwig Feuerbach 

Third Person Effect (Üçüncü kişi etkisi) diye bir kavram vardır medya dünyasında kullanılan. Buna göre, medyanın ortalama insan üzerindeki etkisini, konuyla alakalı olmayanlar, konunun can alıcı noktalarını bir değer olarak benimsememiş olanlar tarafından küçümsenir ve/veya göz ardı edilir. Yani en aptalca bir düşünce bile birilerini harekete geçirebilir.

İçine doğduğu toplumun değerlerinden başka bir şey düşünemeyen avam insan ne kadar delidir öyleyse?! Deliliğin sınırları sandığımızın da ötesinde. Örneğin Tahsin Yücel'in "Salaklık Üzerine Deneme" kitabından, bizim bildiğimiz dahi düşünürler adına; Gustave Flaubert'in "Bilirbilmezler" kitabından aldığı alıntıyı aktaralım:

"Bouvard ve Pecuchet, genel olarak salaklığın somut imgeleri diye bilinen iki kafadar,.. Jean-Jacques Rousseau'nun Toplumsal Sözleşme'sini açarla: büyük düşünür yurttaşların yalnızca politikayla ilgilenmelerini istemekte, ancak, meslekler de gerekli olduğundan, kölecilik düzenini önrmekte, bu arada, bilimlerin insan türünü yıktığını, tiyatronun yoldan çıkardığını kesinlemekte, devletin ölüm tehdidiyle de olsa halka belirli bir dini benimsetmesi gerektiğini savunmaktadır. "Nasıl! demokrasinin babası bu muymuş" der bizimkiler. Yeni bir umutla sosyalist öğretiyi incelemeye girişirler. Görürler ki Fuorier yeni düzende her kadının, eğer isterse, üç ayrı erkeği, yani bir kocası, bir sevgilisi, bir de döllendiricisi olabileceğini, bekar erkeklerin de cinsel gereksinimlerini gönüllerinin de istediği gibi oyuncu kızlarla karşılayabileceklerini söyleyerek herkesin ağzına birer parmak bal vermekte, Cabet, daha nice tuhaflıklar arasında, Cumhuriyet'ten izin almadan kitap yayınlamayı yasaklamakta, Saint-Simon gazetecilerin tüm çalışmalarını bir sanayici kuruluna sunma zorunluluğunu getirmekte, Pierre Leroux yurttaşların söylevcileri dinlemelerinin yasayla zorunlu kılınmasını öngörmekte, August Comte da yeni düzenin rahiplerini gençleri eğitmek, tüm düşün işlerine yön vermek ve iktidarı doğumları dğzene sokmaya çağırmakla görevlendirmektedir. Bouvard dayanamaz artık, "Bu senin sosyalistlerin hep zorbalık istiyorlar, diye haykırır..."

Sosyalistlere yapılan eleştiriler bununla kalmaz. Liberallerin prensesi Ayn Rand'ın kitabında Sinan Çetin'in şöyle bir önsözü de vardır: "Dünya bizleri kurtarma ve bize iyilik etme aşkıyla dolu insanlar tarafından hep kana bulandı. Tarihteki bütün savaşları yürekleri iyilikle dolup taşan, kendini bir dava uğruna feda ettiğini düşünen kurtarıcılar çıkardı. Hitler, Almanları; Stalin, işçileri, Mao, köylüleri kurtarmak için dünyayı kana buladı. Milyonlarca insan, kurtarıcıların şefkat dolu ellerinde can verdi. Onlar hep biz dediler, hiçbir zaman ben deyip kendilerini düşünmediler.

Ama bilim, zenginlik, hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan her türlü buluş ve bilgi kendi çıkarları için çalışan, işini iyi yapan bencillerin eseriydi. Onlar hiçbir zaman biz olmadılar, sadece işlerini iyi yapmaya çalıştılar ve bizlere rağmen başardılar.

Promete ateşi hediye ettiği insanlar tarafından yakıldı. Edison ampulü icat ederken, karısı tarafından toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen, anti-sosyal bir kişi olmakla suçlandı. Galileo 'dünya dönüyor' dediği için bizciler tarafından işkencelere uğradı. Bireysel akıl, kalabalıkların onaylamadığı bu büyük güç, her çağda saldırıya uğradı. Kalabalıklar, yaratıcı bireye saldırırken ellerindeki silahı hep iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunları ile doldurdular. Ve hep yaratılan değerleri bölüşmek ve paylaşmak istediler. Mesela televizyon seyrettiler, fakat televizyonu icat eden adamın adını hiç öğrenmediler. Otomobile bindiler ama Ford'un servetinden şikayet ettiler. İnterneti kullandılar ama Bill Gates'i çok para kazanmakla suçladılar. Tükettiğimiz her türlü zenginliği, paranın bir oyunu olarak ele almayı tercih ettiler. Sistem, kapitalizm, tüketim toplumu gibi adlar takıp eleştirdiler."

Ama eleştiriler burada kalmadı; kapitalist düşüncenin temellerini atan Friedrich von Hayek'i, Tyranny of Experts (Uzmanların Tiranlığı) kitabında, kapitalist kuralların nasıl yozlaştığını ve gücün denetlenemez bir seviyeye, bir zorbalığa nasıl bir dönüşüm geçirdiğini nokta nokta açıklıyor.

Başa dönelim. Dünya inanılmaz bir yer. İnsanlar deliliğin pençesinde olduklarını göremiyorlar. Ramanucan 32 yaşında ölmüş bir matematik dehasıdır. Ama inancı, suyun üzerinden seyahat etmesini kesinlikle yasakladığı için, uzun zaman kompleks matematik çalışmalarına devam edebilmek için, inançsız biri olan Godfrey H. Hardy'nin yanına gidememiştir. Ama durun bakalım aptallık burada mı bitiyor; Godfrey H. Hardy Tanrı'nın kendisine düüşman olduğuna inanan biri. Bu yüzden gemi yolculuklarına çıkmadan evvel, Fermat'nın son teoremini çözdüğünü yazdığı bir notu arkadaşlarının birine bırakırmış mutlaka. Çünkü gemi yolculuğunda başına bir şey gelirse, herkes onun bu zor problemi çözdüğünü zannedecek ve en önemlisi de Tanrı, Hardy'nin bu problemi çözen insan olarak tarihe geçmesini istemeyeceği için onun bu gemi yolculuğundan sağ salim kurtulmasına imkan verecektir, Hardy'e göre.

Bugün bir insanın dünyada sahip olabileceği en zor şey saf bir akıl yürütebilme yetisidir. Nasıl olmasın, Dostoyevski şöyle diyorken hem de: "Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. Her şeyi belirleyen çevredir, İnsansa bir hiçtir." Öyleyse bir insan nasıl kurtulur aptallığın, deliliğin zindanından?! Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendini her gün yenilemesi için ölmesi gerekiyor, diyen Stirner şunları da söylüyor:

“Sen kaçıksın be insan! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, Oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka yaptığımı ya da mecazlı konuştuğumu sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları gerçek deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler. ‘Saplantı’ diye neye derler? İnsanları egemenliğine almış bir düşünceye. (…) Örneğin, pek çok gazetemizde işlenen töre, yasa, Hıristiyanlık ve benzeri aptal ve boş laflar, saplantı ve kaçıkların zevzekliği değil mi? Ve içinde gezindikleri tımarhanenin çok büyük olmasındandır ki, özgürce dolaştıkları sanılmaktadır. Böyle bir kaçığın saplantısına dokunun da görün. Sizi arkadan vuracak kadar sinsi ve haindir.”