Pages

25 Nisan 2015 Cumartesi

Suçun Anatomisi

Paul Cézanne - The Card Players
"Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler."                                                                    
                                                                                                           Max Stirner
Kim suçludur? Bunu henüz canımız yanmamışken aktaralım. Çünkü böyle birisi isek artık bir daha asla "eski benlik" olamayız. Yeni bir adım atmak, yeni bir kelime söylemek, insanların en fazla korktuğudur, demiş Fiyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza'sında. Öyleyse varoluşçu bakış açısıyla söyleyelim birkaç yeni şey.

İnsanlar acılar içinde delirmiş bir insan gördüklerinde şöyle derler: Bu yaşadıkları onun elinde değildi ve kaderi, evet kaderi onu bu hale getirdi. Halbuki bugün gördüğünüz bu sefil adam, bu sokaklarda yatıp kalkan, çöpleri karıştıran, küçük çocukların bile hor gördüğü bu adam pek güzel ve mutlu bir hayat sürmekteydi... Sonra bir çok bilimsel çalışma yapar bu insanlar. Bu bilimsel çalışmalarda kullanılan regresyon analizleri, Suç'u ve Suç İşleyen'i birbirine bağlayan birçok parametreler öne sürerler. Bir insanın delirmesi gibidir, suçu işlemesi de. Yani belirli şartlar altında gerçekleşmiştir. Bir insan mesela zengin iken de suç işleyebilir. Bu genel kanının aksinedir belki. Çünkü zenginliğin duygusal yıpranmanın engeli olduğuna inanılır. Ama söyler misiniz; bu tarz koşullar altında suç işleyenler, suça karışanlar için dahi olsa belirli bulgular ve sebepler ortaya konmamakta mıdır?

Eğer suç belirli şartlar içinde işleniyorsa, suçun cezalandırılması neyi ifade etmektedir. Bazıları için ceza, yalnızca kamuyu tatmin etmek için uygulanan bir şeydir. Yani, suçu engellemede hiçbir etkisi yoktur. Belki de vardır; ama ne derecedir?

Yaşanmış olan her şey, geçmişin bir sonucu ise; insanın özgür iradesi nerededir? Özgür irade denilen kavram öyle bir şeydir ki, suçun veya adı her ne ise eylemin gerçekleşmesinden evvel, eylemcinin bunu yapmada veya yapmama noktasında tam muktedir olduğunu varsaymaktadır. Tabii özgür iradenin veya galeyana bile dereceleri vardır. Albert Camus'nun Yabancı romanında, Mersault işlediği suçu anlatırken şunları söyler:

"...Gövdesi ise güneşteydi. Mavi tulum sıcakta sanki tütüyordu. Biraz şaşırmıştım. Bu benim için kapanmış bir sorundu. Buraya düşünmeden gelmiştim.

...Fellah kımıldadı. Her şeye rağmen yine de oldukça uzaktaydı. Yüzüne vuran gölgelerden olacak, gülüyor gibi bir hali vardı. Bekledim. Güneşin ateşi yanaklarıma yayılıyordu. Kaşlarımda ter taneleri biriktiğini hissettim. Güneş tıpkı, anacığımı topraklara verdiğim günkü güneşti. O zamanki gibi alnım neredeyse ağrıdan çatlıyor, derimin altında damarlarım hep birden atıyordu. Artık bu yanmaya dayanamadım. İleriye doğru davrandım. Bunun aptallık olduğunu, bir adım ileri adım atmakla güneşten kurtulamayacağımı biliyordum. Ama bir adım, ileriye doğru yalnız tek bir adım attım, Bu kez de fellah yerinden kalkmadan bıçağını çekti ve..."

Louis-Ferdinand Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk romanında şöyle diyor: "“Atlar bayağı şanslı, çünkü her ne kadar onlar da, bizler gibi, savaşın ceremesini çekiyorlarsa da, hiç olmazsa onu desteklemeleri, gereğine inanır gibi yapmaları beklenmiyor onlardan. Bahtsız, ama özgür atlar!. Galeyan denen o kaltak, maalesef! bize mahsus…”

Galeyan; son anın ürpertisi; geçmişin birikimi; özgür irade; rasyonel karar verme kavramları arasında nasıl düşünmek gerekir öyleyse?! Konu öyle bir noktaya işaret etmektedir ki, suç, tanımı değişen, ama ne olursa olsun kitlelerin olmamasını dilediği eylemler bütünüdür. Peki suçsuz bir dünya mümkün müdür? Mutlak adalet sağlanabilir mi?

Max Stirner diyor ki; "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir".
Erich Fromm diyor ki; "Parçalayarak yok etme iç güdüsü, yaşanmamış bir hayatın tepkisidir".
Dostoyevski diyor ki; "Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. Her şeyi belirleyen çevredir, İnsansa bir hiçtir".
Marcel Proust diyor ki: "Zihinsel olarak bile, tabiat yasalarına zannettiğimizden çok daha fazla bağımlıyızdır; dimağımız adeta belirli bir çiçeksiz bitkü türü veya buğdaygillerin bir cinsi gibi, bizim seçtiğimizi zannettiğimiz özelliklere, önceden sahiptir. Ama biz sadece sonradan gelen, istenen anda ortaya koyduğumuz fikirleri anlar, bunları zorunlu olarak doğuran kaynaktaki sebepleri (Yahudi ırkı, Fransız ailesi vs.) görmeyiz. Ve belki de, bizi öldüren hastalık gibi yaşatan fikirleri de, biri bize sağlığımızı ihmal etmemizin, öbürü düşünüp taşınmanın sonucu gibi geldiği halde, tıpkı baklagillerin, tanelerinin biçimini familyalarından almaları gibi, ailemizden alırız".

Denizleri, okyanusları düşünün. Birbirinin üzerine binen dalgaları, dev dalgaları; kimi zaman denizlerde kopan fırtınaları; dalgaların kıyılara vuruşunu düşünün. Denizlerdekine benzer insan ruhundaki gel-gitleri düşünün. Bütün her şey, kıtalar bile nasıl da birbirinin üstüne biniyor. Suç, iyilik gibi eylemler sanki insanın içerisinde yıllarca yeşeriyor.  Bunların kötü tohum veya iyi tohum olarak kendini göstermesi, gün yüzüne çıkması ise, bir galeyan sonucu meydana geliyor. Belki bu galeyan güneşin yakıcı ışınları dahi olabiliyor.

31 Mart 2015 Salı

Plastik Dünya

Clovis - Paul Gaugin
"Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar. Öyle ki, bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır."
                                                                                  Ludwig Feuerbach 

Third Person Effect (Üçüncü kişi etkisi) diye bir kavram vardır medya dünyasında kullanılan. Buna göre, medyanın ortalama insan üzerindeki etkisini, konuyla alakalı olmayanlar, konunun can alıcı noktalarını bir değer olarak benimsememiş olanlar tarafından küçümsenir ve/veya göz ardı edilir. Yani en aptalca bir düşünce bile birilerini harekete geçirebilir.

İçine doğduğu toplumun değerlerinden başka bir şey düşünemeyen avam insan ne kadar delidir öyleyse?! Deliliğin sınırları sandığımızın da ötesinde. Örneğin Tahsin Yücel'in "Salaklık Üzerine Deneme" kitabından, bizim bildiğimiz dahi düşünürler adına; Gustave Flaubert'in "Bilirbilmezler" kitabından aldığı alıntıyı aktaralım:

"Bouvard ve Pecuchet, genel olarak salaklığın somut imgeleri diye bilinen iki kafadar,.. Jean-Jacques Rousseau'nun Toplumsal Sözleşme'sini açarla: büyük düşünür yurttaşların yalnızca politikayla ilgilenmelerini istemekte, ancak, meslekler de gerekli olduğundan, kölecilik düzenini önrmekte, bu arada, bilimlerin insan türünü yıktığını, tiyatronun yoldan çıkardığını kesinlemekte, devletin ölüm tehdidiyle de olsa halka belirli bir dini benimsetmesi gerektiğini savunmaktadır. "Nasıl! demokrasinin babası bu muymuş" der bizimkiler. Yeni bir umutla sosyalist öğretiyi incelemeye girişirler. Görürler ki Fuorier yeni düzende her kadının, eğer isterse, üç ayrı erkeği, yani bir kocası, bir sevgilisi, bir de döllendiricisi olabileceğini, bekar erkeklerin de cinsel gereksinimlerini gönüllerinin de istediği gibi oyuncu kızlarla karşılayabileceklerini söyleyerek herkesin ağzına birer parmak bal vermekte, Cabet, daha nice tuhaflıklar arasında, Cumhuriyet'ten izin almadan kitap yayınlamayı yasaklamakta, Saint-Simon gazetecilerin tüm çalışmalarını bir sanayici kuruluna sunma zorunluluğunu getirmekte, Pierre Leroux yurttaşların söylevcileri dinlemelerinin yasayla zorunlu kılınmasını öngörmekte, August Comte da yeni düzenin rahiplerini gençleri eğitmek, tüm düşün işlerine yön vermek ve iktidarı doğumları dğzene sokmaya çağırmakla görevlendirmektedir. Bouvard dayanamaz artık, "Bu senin sosyalistlerin hep zorbalık istiyorlar, diye haykırır..."

Sosyalistlere yapılan eleştiriler bununla kalmaz. Liberallerin prensesi Ayn Rand'ın kitabında Sinan Çetin'in şöyle bir önsözü de vardır: "Dünya bizleri kurtarma ve bize iyilik etme aşkıyla dolu insanlar tarafından hep kana bulandı. Tarihteki bütün savaşları yürekleri iyilikle dolup taşan, kendini bir dava uğruna feda ettiğini düşünen kurtarıcılar çıkardı. Hitler, Almanları; Stalin, işçileri, Mao, köylüleri kurtarmak için dünyayı kana buladı. Milyonlarca insan, kurtarıcıların şefkat dolu ellerinde can verdi. Onlar hep biz dediler, hiçbir zaman ben deyip kendilerini düşünmediler.

Ama bilim, zenginlik, hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan her türlü buluş ve bilgi kendi çıkarları için çalışan, işini iyi yapan bencillerin eseriydi. Onlar hiçbir zaman biz olmadılar, sadece işlerini iyi yapmaya çalıştılar ve bizlere rağmen başardılar.

Promete ateşi hediye ettiği insanlar tarafından yakıldı. Edison ampulü icat ederken, karısı tarafından toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen, anti-sosyal bir kişi olmakla suçlandı. Galileo 'dünya dönüyor' dediği için bizciler tarafından işkencelere uğradı. Bireysel akıl, kalabalıkların onaylamadığı bu büyük güç, her çağda saldırıya uğradı. Kalabalıklar, yaratıcı bireye saldırırken ellerindeki silahı hep iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunları ile doldurdular. Ve hep yaratılan değerleri bölüşmek ve paylaşmak istediler. Mesela televizyon seyrettiler, fakat televizyonu icat eden adamın adını hiç öğrenmediler. Otomobile bindiler ama Ford'un servetinden şikayet ettiler. İnterneti kullandılar ama Bill Gates'i çok para kazanmakla suçladılar. Tükettiğimiz her türlü zenginliği, paranın bir oyunu olarak ele almayı tercih ettiler. Sistem, kapitalizm, tüketim toplumu gibi adlar takıp eleştirdiler."

Ama eleştiriler burada kalmadı; kapitalist düşüncenin temellerini atan Friedrich von Hayek'i, Tyranny of Experts (Uzmanların Tiranlığı) kitabında, kapitalist kuralların nasıl yozlaştığını ve gücün denetlenemez bir seviyeye, bir zorbalığa nasıl bir dönüşüm geçirdiğini nokta nokta açıklıyor.

Başa dönelim. Dünya inanılmaz bir yer. İnsanlar deliliğin pençesinde olduklarını göremiyorlar. Ramanucan 32 yaşında ölmüş bir matematik dehasıdır. Ama inancı, suyun üzerinden seyahat etmesini kesinlikle yasakladığı için, uzun zaman kompleks matematik çalışmalarına devam edebilmek için, inançsız biri olan Godfrey H. Hardy'nin yanına gidememiştir. Ama durun bakalım aptallık burada mı bitiyor; Godfrey H. Hardy Tanrı'nın kendisine düüşman olduğuna inanan biri. Bu yüzden gemi yolculuklarına çıkmadan evvel, Fermat'nın son teoremini çözdüğünü yazdığı bir notu arkadaşlarının birine bırakırmış mutlaka. Çünkü gemi yolculuğunda başına bir şey gelirse, herkes onun bu zor problemi çözdüğünü zannedecek ve en önemlisi de Tanrı, Hardy'nin bu problemi çözen insan olarak tarihe geçmesini istemeyeceği için onun bu gemi yolculuğundan sağ salim kurtulmasına imkan verecektir, Hardy'e göre.

Bugün bir insanın dünyada sahip olabileceği en zor şey saf bir akıl yürütebilme yetisidir. Nasıl olmasın, Dostoyevski şöyle diyorken hem de: "Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. Her şeyi belirleyen çevredir, İnsansa bir hiçtir." Öyleyse bir insan nasıl kurtulur aptallığın, deliliğin zindanından?! Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendini her gün yenilemesi için ölmesi gerekiyor, diyen Stirner şunları da söylüyor:

“Sen kaçıksın be insan! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, Oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka yaptığımı ya da mecazlı konuştuğumu sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları gerçek deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler. ‘Saplantı’ diye neye derler? İnsanları egemenliğine almış bir düşünceye. (…) Örneğin, pek çok gazetemizde işlenen töre, yasa, Hıristiyanlık ve benzeri aptal ve boş laflar, saplantı ve kaçıkların zevzekliği değil mi? Ve içinde gezindikleri tımarhanenin çok büyük olmasındandır ki, özgürce dolaştıkları sanılmaktadır. Böyle bir kaçığın saplantısına dokunun da görün. Sizi arkadan vuracak kadar sinsi ve haindir.”

20 Ocak 2015 Salı

Özgecilik

Praying Hands - Albrecht Dürer
"Eğer biri Size şöyle karşılık verse: Tanrı’ya, vicdana, vazifelere ve yasalara uyma gerekliliği, tüm bunlar Sizin kafanıza, yüreğinize tıka basa doldurulmuş ve Sizi delirtmiş yalandan bahanelerdir - Ne düşünürdünüz o zaman? Ve aynı kişi, neden doğanın sesinin Sizi ayartacağından bu kadar emin olduğunuzu sorarsa? Ve hatta Sizden meseleyi tersine çevirip, Tanrının ve vicdanın sesinin şeytanın işi olduğunu düşünmenizi talep ederse? Bu türden kötü insanlar vardır; onlarla nasıl baş edeceksiniz? Karabaşlara, annenize, babanıza ve iyi insanlara güvenemezsiniz, çünkü onlar sizi ayartanlar olarak adlandırılıyor; gençleri hakikaten ayartanlar ve felakete sürükleyenler; kendini aşağılamanın ve Tanrıyı yüceltmenin tohumunu durmaksızın ekip, genç yürekleri çamura sürükleyen ve genç kafaları aptallaştıranlar deniyor onlara.
Ve bu kimse sözlerine şöyle devam eder: Tanrının buyrukları ve diğer buyruklarla kimin için ilgileniyorsunuz? Herhalde sadece Tanrı’nın hatırı için yaptığınızı düşünmüyorsunuz. Hayır, yine  - Kendiniz için yapıyorsunuz. - Demek ki burada da baş mesele Sizsiniz ve her biriniz kendi kendine şunu söylemelidir: Ben Kendim için Herşeyim ve ben Herşeyi Kendim için yaparım. Eğer Tanrı’nın, buyrukların (vb) Size sadece zarar verdiğini, Sizi kısıtladığını ve felakete sürüklediğini görseydiniz: Hepsini kesinlikle İçinizden fırlatıp atardınız, tıpkı bir zamanlar Hıristiyanlar’ın, Apollo’yu, Minerva ‘yı  ve çok tanrılı töreyi lanetledikleri gibi.  Elbette ki Hıristiyanlar bunların yerine İsa’yı ve ardından Meryem’i ve Hıristiyan töresini getirdiler; ancak bunu da kendi ruhlarının selameti için yani egoizm ve Kendi-Olma adına yaptılar."
                                                                                                               Max Stirner 


Şöyle bir hatıra vardır: 15. yüzyıl ressamlarından Albrecht Dürer, abisi ve babasıyla beraber yemek masasında oturmaktadırlar. Kuyumculuk ve madencilik gibi işlerle uğraşan babası günde 18 saat çalışmaktadır. Buna karşın o akşam, o masada çocuklarına, yalnızca ikisinden birini okutabileceğini söylemiştir. Resme yeteneği olan bu iki kardeşten biri babasıyla madenlere çalışmaya gidecek, şanslı olan ise resim dalında yüksek öğrenim görebilecektir. Yazı tura atışını Albrecht Dürer kazanır ve eğitim almak için evinden ayrılır. Resim yüksek eğitimi aldığı dört yıl boyunca babası ve abisi Dürer'e yardım eder.

Aradan geçen dört yıldan sonra, Dürer'in resimleri satmaya ve kendisi de para kazanmaya başlar. Dürer'in verdiği bir akşam yemeğinde abisine artık ona destek olabileceğini ve dilerse onun da resim eğitimine başlayabileceğini söyler. Dürer'in abisi, madenlerde çalışmaktan deforme olmuş ve artık fırça tutmaz hale gelmiş ellerini gösterir. İşte üstteki "Praying Hands" tablosu da böyle bir hikayenin neticesinde üretilmiştir...

Bu hikayede kendi hayatından neredeyse vazgeçen bir adanmışlık sözkonusudur. Özgeciliğin bir adım ilerisi denilebilir belki buna. Özgecilik ise başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme manasındadır. Yani Özge'leri sevmek değildir :) Peki ama bir insan başkasının yararını da kendi yararı kadar, kendi yararı derecesinde gözetebilir mi?!

A Torinoi Lo (Film) - Bela Tarr
Bu bana kalırsa pek mümkün değil. Bir insan kendi yararına olmayan bir eylemi gerçekleştirebilir mi?! Eziyet çeken bir hayvanı koruma içgüdüsü insandaki ayna sinirlerin varlığına yoruluyor. Yani insanın en nihayetinde kendini karşısındaki canlının yerine, kendisini de o durumda görmemek adına koyduğu düşünülüyor. Çünkü bizim toplumumuzda en nihayetinde kurban kesmek eylemi içselleştirilmiş. Bunu hayvan hakları veya vejetaryen sağduyusu bağlamında değerlendirmiyorum. Sanırım burası açıktır. Bunu nasıl değerlendirdiğimi önce Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabından şu alıntıyla açıklamak istiyorum:
"Yaradılış Kitabı, Tanrı’nın insanlara hayvanlar üzerinde egemenlik verdiğini söylüyor, ama bunu O’nun hayvanları insanlara emanet ettiği biçiminde de yorumlayabiliriz pekala. İnsan gezegenin efendisi değil, sadece yöneticisiydi ve sonuçta yalnızca gezegenin yönetiminden sorumluydu. Descartes önemli bir adım attı; insanı “maitre et proprietaire de la nature” (doğanın efendisi ve sahibi) yaptı. Hiç kuşkusuz bu adımla hayvanların ruhu olduğunu kesinkes reddedenin o olması arasında da derin bir bağ var. İnsan efendi ve sahiptir, diyor, Descartes, hayvansa sadece bir otomat, hareket eden bir makine, bir machina animata. Hayvan yakındığında, bu yakınma değildir; sadece kötü çalışan bir makinenin hırıldamasıdır. Bir vagon tekerleği gıcırdadığında, vagon acı çekiyor anlamına gelmez bu; sadece tekerleğin yağlanması gerekmektedir. Demek ki, laboratuvarda canlı canlı kesilen bir köpeğe üzülmek için neden yoktur."
Kundera, Descartes'ın böyle söylediğini ileri sürüyor ve sonra kitabının bir başka yerinde şöyle bir tespit yapıyor:
"Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile, özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı, onun, merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır."
Bir de şu sahne geliyor insanın gözünün önüne: Turin’deki otelinden çıkan Nietzsche. Bir arabacının atını kırbaçladığını gören Nietzsche atın yanına gidiyor, kollarını hayvanın boynuna doluyor ve gözyaşlarına boğuluyor. Bu 1889’da oldu; o sırada Nietzsche de insanların dünyasından elini eteğini çekmişti. Başka bir deyişle, tam akıl hastalığının patlak verdiği sıralar. Nietzsche bu olaydan sonra üç gün eve kapanmıştır ve bu üç gün boyunca tek kelime konuşmamıştır. Bundan sonra söylediği ilk cümlenin “Mutter, ich bin dumm."(Anne, Ben aptalım!!!) olduğu söylenir. "A torinoi lo"(Torino Atı) filminde ise Bela Tarr, Nietzsche'nin bu duygu yüklü anısını karşı yönden alır ve atın sahibi ve kızını film eder. Yoksa aslında, gün aşırı sadece patates yiyen ve varlıklarını bu çelimsiz atın gidişine borçlu olan insanlara mı üzülmelidir/üzülmeliydi? Nietzsche neden ben ne kadar da aptalım demiştir? Milan Kundera sözlerini şöyle bitiriyor: "Ama tam da bu nedenle, yaptığı harekette derin anlamlar buluyorum ben; Nietzsche attan Descartes adına özür diliyordu. Deliliği at için gözyaşlarına boğulduğu an başladı. işte benim sevdiğim Nietzsche bu."

Stirner, bir insanın karşısındaki bir insanı sevmesini; o insanın bu sevgiye değer olmasıyla nitelendiriyor. Yani bu duygu kendisine iyi geldiği için karşısındakine bir arzu veya aşk duyuyoruz. Biz kendi yararımıza olmayan bir iş yapmıyoruz. Gizli veya açık her iş bize yarıyor. Bunu itiraf etsek veya edemesek de bu böyle. Bu bariz veya bulanık olsa da bu böyledir.

4 Ocak 2015 Pazar

Hayatta Kalma İçgüdüsü ve İntihar

Paul Cézanne - Still Life with Skull
"Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar."   Albert Camus
Bu aslında ilk söylendiğinde çok kolay bir bilgiymiş gibi geliyor ama bana kalırsa üzerinde oldukça düşünmek gerek. 

Sözgelimi bir ağacın altında otursam ve kafama bir elma düşse dalında. İlk önce Isaac Newton'ın yaptığı gibi yerçekimini düşünmezdim. İlk önce elmayı ısırır ve şöyle derdim: "Gerçekten bu elmanın bana yarayışlı olması çok enteresan. Ben bu zamana kadar varlığımı onun çok dışında bir konumda tanımladım. Ama açıkça görülüyor ki, benim varlığımı devam ettirmem, tamamen bu elmayı tüketmeme bağlı. Bu elma olmazsa ben de olmam".

Hani Voltaire demiş ya; "Tüm duyarlı nesneler, aynı günde doğmuş benim gibi acı çeker, benim gibi ölürler. Kartal ödlek kurbanı üstüne çullanmış... Titreyen organları kanlı gagasıyla parçalar. Savaşın toz dumanında yuvarlanan adam; can çekişen arkadaşının kanıyla kanı karışmakta, beklerken leş kargalarına yem olma sırasını. Evet, her kişide tüm dünya sızlanmakta. Hepsi ıstırap için doğmuş, birbirini yok etmekte. Peki, bu korkunç kaos ne için? Her birimizin acısı hepimize mutluluk mu dersin! ne kutsanacak dünya, öyleyse!!!"

Bu gerçekten hayli enteresan bir durum. Biz kendimizi doğa içinde sınıflandırırken daima, bedenimizle ve aklımızla beraber yekpare ama var olan diğer her şeyden izole bir şekilde tanımlıyoruz. Öyle düşünüyoruz ki, her şey varoluşunu son demine kadar sürdürme gayretinde, başka bir şey değil. Aslında şöyle bir derin düşünüldüğünde bunun da çok değişik boyutları olduğunu görürsün. Biz duyu organlarıyla dünyayı seyrederken elbette hayatta kalmak için çoğu zaman elimizden geleni ardımıza koymuyoruz ama organlarımız bile mesela, bir açıdan varolabilmek gayretindeler kendilerince. Onları hiçbir zaman kendimizden ayrı düşünmedik. Belki düşünmemeliyiz de ama hepimiz biliyoruz ki, antikorlar mikroplara karşı belki sadece ve sadece, kaynağı belli olmayan ya da bizim bilemediğimiz bir içgüdüyle varoluş mücadelesi vermekteler. Bütün organlar, belki dokular kendilerince varoluş mücadelesi veriyorsa, alkole veya sigaraya biz bilmeden karşı koyup uyum sağlamaya gayret gösteriyorlarsa öyleyse biz bir bütünlük müyüz? Varoluş kaygısını yalnızca yaşayan sistemler değil, alt-sistemler de kendilerince taşımaktadır. Belki bir kalbin tek amacı sadece varolmaktır; hangi bedende olursa olsun; tüm bu varolma içgüdüsü, tüm bu yaşamın kalbi yalnızca atmak isteyen bir "şey"dir belki.

Biz uzayda kendimize göre bir şey bulamıyoruz hiç. Bizim ihtiyacımız olan hava, su, toprak bileşimi hepsi burada. Şimdi burada kritik bir soru geliyor aklımıza. Biz bu yaşayan dünyanın sonucu muyuz yoksa sebebi miyiz? Bana kalırsa inançlıların ve inançsızların ayrıldığı temel nokta da burası işte. Sadece bakış açısından kaynaklanıyor her şey.

Kafama düşen elmanın bana yarayışlı olması ne kadar ilginç değil mi? Çünkü buna ben karar vermedim. Otonom sinirler sistemimin de bana uyum sağlayarak hayatta kalma mücadelesi için girmesine karar vermediğim gibi. Bütün bu yaşam benim bilincim dışında. benden önce de vardı, benden sonra da var olacaktır. O yüzden her canlı da tek ortak nokta, değişmez tek kaide vardır: hayatta kalma içgüdüsü ve o yüzden de felsefenin tek problemi vardır albert camus'nun dediği gibi: "intihar"...